Füze kalkanı kalkmış, birileri hala Dersim diyor…

Mecliste gün geçmiyor ki, bir vekil diğerini itmesin veya bir vekil kızdığı parti vekilinin birine küfretmesin ya da saldırmasın. Ekranlarda bu kavga manzaralarını görünce de bir belgesel kuşağı izliyor havasına kapılıp, durduğumuz yerde kitlendip kalmamız da kuvvetle muhtemel bir durumdur. Son zamanlarda bir grup vekilin diline “Dersim” konusu takılmış durumda. Ülkede yaşlılar emekli maaş kuyruğunda bekliyor iken, üniversite mezunları işsiz iken, patronlar bol-çalışanlar az kazanıp kölelik sistemi icra ediliyor iken, herşeye rağmen ülkenin ekonomisinin şahane olduğunu söyleyen bir takım akıllılar var iken, ne olmuştu da birilerinin kafasına “dank” ederek Dersim konusu gelmişti acaba. Geçmişini gerçekleri ile öğrenip olayları objektif ve tarafsız değerlendirmek ile yükümlü olan vekiller, ne yazık ki araştırmaya üşeniyor olmalılar ki, sadece onlara söylenenler ile dünyalarını sınırlamışlar. Az önce Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Demirsoy’ un yazmış olduğu “Dersim tartışması nereye gidiştir?” adlı yazısını okudum ve sizlerle de paylaşıyorum. Doğruyu bilmek ve bilmeyenlere de anlatmak zorundayız. Aksi halde, hocamızın da bahsettiği gibi, bundan 50 yıl sonra birileri çıkıp da, şimdiki terörist saldırılarını “ayaklanma” olarak nitelendirebilirler. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Günümüzdeki vatan hainleri, geçmişteki olayları çarpıtıp, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni her fırsatta yıpratmaya çalışıyorlar ise, gelecekte de onların torunları aynı pisliğe devam edeceklerdir.

İzmit'te projeye karşı gösteri yapan liseli gençlerin aldıkları cevap. Umarım bilinçli olarak ve birilerinin yönlendirmesi olmadan gösteri yapıyorlardır...

Bir anda yoktan var edilen sorunların arka planını sorgulamak gerektiğini düşündüğüm için, biraz araştırma yapmaya karar verdim. Bir süredir, basının sessizce, ama bizim gibi analitik düşünme kabiliyetine sahip olanların dikkatlice takip ediyor olduğu bir konu var: Füze kalkanı…Lizbon’ da başbakanın da katıldığı Nato toplantısında ülkemiz topraklarına füze kalkanı için radar yerleştirilmesi kabul edilmişti. Bununla ilgili olarak duyarlı kesimler tepkilerini dile getirmeye çalışsalar da, polisler tarafından susturulmuşlardı. Radarlar Malatya’ya yerleştirilecekler ve 10 yıl içinde projenin tüm ayaklarının tamamlanması öngörülüyor. İyi güzel de, eniştem beni niye öptü misali, topraklarımıza neden füze kalkanı için radar yerleştirilmesi gerekiyor? Rusya ve İran kendilerine yönelik olarak algıladıkları bu projeye karşı başından beri tepkiliydiler. Nato üyesi olan Rusya, Amerika tarafından ikna edilmeye çalışılıyor olsa dahi, Rus yetkililer bir türlü ikna olmuyorlarmış. 8 Aralık’ta, yani bugün, Brüksel’de, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve NATO Genel Sekreteri Rasmussen yine Rus yetkilileri ikna etmeye çalışmışlar. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavro Nato’dan stratejik ortaklarını hedef almadığı konusunda yasal bağlayıcılığı olan bir belge istemeyi sürdürüyormuş. Pek de haksız sayılmaz istekleri. 7 Aralık 2011 tarihinde ise Romanya, füze kalkanı projesini kabul etti. 4 yıl içinde topraklarında ABD ve NATO füze savunma planı çerçevesinde karada konuşlanacak balistik füze savunma sistemini inşa edecek ve 200 kişilik personel ile faaliyete geçirecek.Peki bizde ne olacak? Komşu ülkeler ile hiç sorunumuz yok iken, durup dururken, okyanusun ötesindeki ülkenin menfaatleri doğrultusunda gelen bir isteği (emri) yerine getiriyoruz. Dahası var. Geçen yıl yapılan bir toplantıda ABD Savunma Bakanı Gates’in “İzmir’deki NATO hava üssünü kapatılmamalı” demesi de ülkemizde yer alan Amerikan üslerinin gerçek amaçlarını da açıklıyor aslında. Aynı Gates 2011 yılı Haziran ayında “Türk uçakları da Libya bombardımanına katılsın” diye buyurmuştu hani…

Hükümetin kabul ettiği antlaşma ile, radarların Malatya’ya yerleştirilmesi kararlaştırılmış, sanki biz başka yere yerleştirilse biliyor olacağız da! Radarlar yerleşti diyelim, şu anda dost olduğumuz ancak böylesine saçma bir hareket yüzünden ilerde muhtemelen “düşman” olarak görüleceğimiz bir devlet ( Amerika ve Nato, İran’ı günah keçisi olarak seçip, tüm Doğu Avrupa ülkelerini “İran nükleer füzelerle vuracak sizi” diyerek korkutmakta ve füze kalkanı projesini meşrulaştırmaktadır. ) tarafından üzerimize füze yağdırılıyor olsun! Bizim topraklarımız bombalanırken bu proje kapsamında sadece radarlarımız olduğu için tepemizden geçen füzelere bön bön bakıyor olacağız. Nato öyle buyurmuş çünkü. Füze kalkanı projesi kapsamındaki cihazlar sadece “düşman” olarak gördüğü ülkelerden atılan füzeleri tespit ederek gerekli yerlere bildirmekle görevli. Füzeler Macaristan ve Romanya’dan atılacakmış. İran Romanya’ ya, Macaristan İran’a füze atarken biz de çaylarımızı alıp izleriz ne olacak, ama ya füzeler kafa kafaya tam da tepemizde çarpışırlarsa ne olacak? Belki Dersim uzmanı siyasiler mecliste çay içerken bir de bu konuyu düşünmeyi akıl ederler! Nato radarların yerleşeceği bölgeleri işaretlemiş, ama nedense Doğu bölgemizi alan dışında tutmuş. Ve işte böylesine bizim menfaatimizi düşünen müttefiklerimiz var oldukça biz de savunma sistemimize geri kalmış teknolojileri almaya ve eğitim sistemimize biraz daha az para yatırmayı destur ediniriz. Ortada bir takım dolaplar dönmekte. Her ülke kendi menfaatini savunurken, bizim yetklilerimiz neden başkalarının menfaatlerini savunmaktalar anlayamıyorum. O zaman görevleri başına geldikleri zaman ettikleri yeminleri tutmuyor olmuyorlar mı? E bu da büyük bir günah değil midir? Çocuklara tecavüz edenler, kul hakkı yiyenler, halkın malını zimmetine geçirenler, zekat vermeyip cebini dolduranlar en büyük günahı işlemiyorlar da, ülkesinin birlik ve bütünlüğünü düşünen, yürek taşıyan, insan gibi insanlar mı suçlu yani? Haydi kendiniz gibi olanları kandırdınız diyelim, ancak ne bizleri ne de gelecekte tarihi doğru okuyacakları kandıramazsınız. Peki ya vicdanlarınızı?

Dönüp dolaşıp türban meselesi, kürt sorunu veya Alevilik ile ilgili bir konuyu gündeme taşıdıkları zaman anlıyorum ki hükümetler ülkemizin aleyhine bir takım antlaşmalar yapmaktalar. Geçmişte 1947 yılından sonra, Amerika ile imzalanan ikili antlaşmalar olmuş. Amerika’ nın savaş atıklarını, antlaşmada yazan maddelere göre, yine Amerika’ nın verdiği krediler ile almak zorunda kalmışız. Üstelik de hiç dış borcumuz yok iken. Hazinemizde paramız var iken, o günkü siyasilerin imzaları ile faizle dış borç alarak ülkemizin ekonomik bağımsızlığı dışarıya ipotek edilmiş. Yani şuna benziyor, birinin hesabında çok parası var iken, namusuna göz dikmiş olan bir zattan borç alıyor ve akıl dışı faizler ödeyeceğine dair kağıt imzalıyor. İşte ülkemiz için tarihi kararlar ve dönüm noktaları olurken, meclis ekranlarında şike tartışmaları, eskiden yabancı işbirliği ile ağaların çıkarttığı ayaklanmalar veya bunlar da eskimiş ise türban konusu gündeme taşınarak halk oyalanıyor.

Şimdi gelelim merak edenler için günün şartlarına göre Tunceli’de olan olayların arka planına:

Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi

Anayasa referandum ile gündeme gelen ve yeni anayasa hazırlıkları ile restleşmeye sürüklenen Dersim Hareketi
- Bilgisizliğin tescili -

Hırs bitmiyor, 16.08 2010 tarihinde, Tayyip Erdoğan, vergi vermediler diye CHP (başka parti olmadığı için o günün Türkiye Cumhuriyeti’ni kast ederek) ve onun başkanı İsmet İnönü (sayını olmadan), Dersimde masum insanları bombalatarak katletmiştir gibi ağır bir açıklamada bulundu. Neresinden bakarsanız bakın bir hükümet için utanç verici bir durum… Çünkü:
25 Aralık 1935‘te Tunceli Kanunu çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilir. Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara ve askeri birliklere baskınlar düzenlemeye başlarlar. Çatışma böyle başlar (1936). Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan Tunceli Kanunu’nun iptalini (olağanüstü rejimin lağvını) ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Bu hakkın talebi bile başlı başına bir isyandı. Aslında daha önce müdahale edilmesi gereken bu ayaklanmaya geç kalınmasının nedeni Musul ve Hatay gibi önemli sorunların öncelikle çözülmesine yoğunlaşmaydı.
Dersimin bombalandığı 1937 tarihinde (ilk Dersim Harekâtı) Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, başbakan ise İsmet İnönü’dür. Birinci Dersim Harekâtını bizzat Mustafa Kemal Yürütmüştür.
Ancak Dersim ayaklanmasının tümüyle temizlenmesi ve suçluların idam edilmesi sırasında (İkinci ve Üçüncü Dersim Harekâtı) başbakan bugünkü sağ-gerici akımları kuluçkaya koyan hükümetlerin cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır (görev süresi: 25 Ekim 25 1937 – 25 Ocak 1939). Yani bir anlamda AKP’nin de dedesidir, hamisidir… Mustafa Kemal Atatürk, çok hasta olduğu için, ikinci dersim harekâtını bizzat yürütmüştür. Başbakan Celal Bayar Dersimdeki isyancılara karşı saldırıyı onayladı ve İkinci Tunceli Harekâtı (2 Ocak – 7 Ağustos 1938) başlatıldı. En büyük can yitirilmesi 1938 yılının 22-28 Haziran arasında (Kalan bölgesindeki Baltalı-kürekli muharebesinde), 19-24 Temmuz arasında (Laç Deresi’nde) ve 15 Ağustos’ta (Zeç baskınında ve Zımek Çatışmasında) yaşanır. Yani en ağır olaylar Celal Bayar’ın Başbakan ve etkili olduğu dönemde yaşanmıştır. Ancak bugünkü iktidarın manevi kurucusu olarak tanımlayabileceğimiz Celal Bayar için “tıss” yok.
Vergi vermediler onun için bombaladılar demesi de bir devlet adamı için utanç vericidir; çünkü cehaletin en karasını sergilemektedir. İngiliz ve Fransız arşivleri açıldı; oynanan oyunlar belirli ölçüde ortaya çıktı. Seyit Rıza’nın hami ülkelere yazdığı mektuplar yayınlandı. Okuma bilmiyorsanız bu sizin ayıbınızdır. Devletimizin yetkili yerlerindeki görevliler, rektörlerin, generallerin, yargıçların, yazarların, bilim adamlarının telefonlarını dinleteceğine, tarihindeki temellerine dinamit koyanları tanıması beklenilmez mi?
İngiliz, Fransa ve Türk arşivleri tarafsız ve bilimsel olarak incelendiğinde Dersim Olayının nedenini anlamak mümkün olacaktır. Çünkü Dersim Olayı Şeyh Sait olayının başka bir sürümüdür. Bunun için önce Şeyh Sait isyanının iyi bilmek gerekiyor. Ancak Şeyh Sait din yaygarası ile ortaya çıktığı için zamanımızın dine dayalı politikacılarına tenkit için pek uygun düşmüyor. Dersim olayı gibi, şimdi yaşadığımız Güney Doğu olayları gibi, Şeyh Sait olayı da bu coğrafyada gözü olan emperyalistlerin kışkırtması ile çıkmıştır.
İngilizler Nusaybin, Siirt ve Hakkâri yöresinde bulunan Nasturi (bazen Asuriler, Doğu Kilisesi, Doğu Süryanileri olarak da bilinir) ve daha sonra Papanın zorlaması ile yine Hıristiyan olan Keldanileri (Nasturiler ve Keldaniler bugün Katolik mezhebine bağlıdır) bahane ederek nüfusunun neredeyse yarısı Nasturi ve Keladeni olan Hakkâri’yi Irak’a bağlamak, daha doğrusu Musul ile Türkiye Cumhuriyeti arasında yeni bir devlet kurmak üzere (o zaman Irak, İngilizlerin sömürgesiydi) talepte bulununca, Kerkük’ü ve Musul’u Misak-i Milli sınırlarımız içinde sayan Atatürk’ün bu bölgeye askeri hareket yapma kararlılığını anladı ve böylece bugün terörizm altında hortlatıldığı gibi, geçmişte de Şeyh Sait İsyanını başlattılar (yıl 1925). Böylece gücünü o günlerde küçük çapta da olsa yine de dikkat edilmesi gereken Dersim isyanlarına ve Şeyh Sait İsyanına yoğunlaştıran Türkiye, Musul ve Kerkük hareketini rafa kaldırmak durumunda kaldı; öyle de kaldı (zengin petrol yatakları da İngilizlere ve günümüzde ek olarak Amerikalılara kaldı).
Atatürk için Türkiye’nin üç yumuşak bağrı vardı: Kerkük-Musul, Kıbrıs ve Batı Trakya; bunlardan taviz verilemezdi. Bu ayaklanmaya destek verdiği söylenen ve bu nedenle hakkında soruşturma açılan Terakkiperver (İlerici) Cumhuriyet Fırkası (yani partisi) çok geçmeden hükümet kararnamesiyle kapatıldı. Bu partinin kurucuları, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü haricinde, Amasya Tamimi ile Milli kurtuluş Savaşını başlatan diğer beş kişiydi (Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar). Bu partinin içine İngiliz yanlısı kişilerin sızdığı ve din istismarı ile cumhuriyete karşı bir direnç geliştirilmeye çalışıldığı birçok yerde vurgulanmaktadır. Nitekim Atatürk, Nutuk’ta Terakkiperver Fırka kurucularını cumhuriyet düşmanlığı, saltanatçılık, halifecilik, İngiliz yandaşlığı, isyan kışkırtıcılığı ve vatan hainliği ile suçlar. Her devirde haini olan bir devlet…
Bu gelişmenin sonunda Keldanilerin merkezi Diyarbakırken, önce Musul’a daha sonra da Bağdat’a taşındı. Bu olay o günkü devlet adamlarına Türkiye’deki her isyan ve ayaklanma hareketinin arkasında o günün egemen gücünün parmağı olduğunu öğretmişti. Belli ki geçen bunca zaman içinde belleğimizi yitirdiğimiz için – bu gün yaşadıklarımızı- doğru değerlendiremiyoruz…
Daha sonra Hatay’ın Suriye’ye mi yoksa Türkiye’ye mi bağlanma oylaması gündeme gelince, Fransa ve Suriye başta olmak üzere batılıların onlarca isyanı kışkırttıkları gibi, o gün de yerli işbirlikçileri kışkırtarak Dersim İsyanını çıkarttılar. Türkiye Musul ve Kerkük’teki gibi bir daha böyle bir çıkmaza düşmeyi göze alamadı. Atatürk, İnönü (Birinci Dersim Harekâtı) ve Celal Bayar (İkinci Dersim Harekâtı), Fransa ve İngilizlerin bu oyununu yutmadılar; gerekli önlemleri zamanında aldılar. Dersim harekâtına karşı çıkanlar, saptıranlar aslında efendileri emperyalistlerin oyununu bozan Türk politikasına kızgınlıklarını dile getiriyorlar. Sonunda bu başarılı politika, Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasını sağladı (23 Haziran 1939). Daha sonra Türkiye’nin başına dert olacak PKK kalkışması başladığı zaman, yere göre koyamadığımız Turgut Özal gibi “birkaç çapulcu işi” diyerek, hafife alıp, ülkenin geleceğini ateş yerine çevirmediler.

Elimde belge var diye kâğıtları sallayan yetkililerin okuması dileğiyle
İstenirse devlet arşivlerinde de hemen bulunabilecek gerçek birkaç belgeyle işin aslı öğrenilebilir. Bakın neler olmuş:
“Koçkırı Aşireti Reisi Alişan Bey 1920 yılında Wilson Prensiplerine dayanarak Hozat’ta Kürdistan’ın bağımsızlığı için toplantı yaptı ve Ankara Hükümetine aşağıdaki muhtırayı verdi:
1. Kürdistan’ın bağımsızlığına olur diyen İstanbul Saltanat Hükümeti’nin kararını Mustafa Kemal Hükümeti’nin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.
2. Kürdistan bağımsızlık kararına Mustafa Kemal Hükümeti’nin görüş noktasının ne olduğu hususunda, Dersimlilere acele cevap verilmesi.
3. Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde mevcut bütün Kürt tutukluların hemen serbest bırakılması.
4. Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk memurlarının çekilmesi.
5. Koçkırı mıntıkasına gönderildiği bildirilen askeri birliklerin derhal geri çekilmesine (Ender Erdemli’ye göre Akgül, 2001: 22-23).”
Alişan Bey’in, bu muhtırayla da yetinmeyip, Ankara Hükümetine; “Sevr derhal uygulansın, yoksa silahlı mücadele başlatacağız” şeklinde ultumatom verdiği de bilinmektedir.

Dersim Harekâtı Ermeni Komiteleri ile de birlikte çalıştığı söylenen Seyit Rıza’nın Ankara hükümetine verdiği şu ultumotom:
“1. İçimize karakollar yapmayacaksınız.
2. Kaza ve Nahiye merkezleri kurmayacaksınız.
3. Köprü ve yol yapmayacak, silahlarımıza dokunmayacaksınız.
4. Vergilerimizi önceden olduğu gibi pazarlık usulü vereceğiz”
ve silahlı başkaldırı (isyan) ile başladı. 1937 yılında Mustafa Kemal ve Celal Bayar’la birlikte Tunceli’ye gelip, Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü’nün açılışını yapacaktı. Köprünün ucundaki karakol basıldı 33 asker şehit edildi; daha sonra telefon hatları kesildi, pusu kuruldu, Mazgirt Köprüsü havaya uçuruldu, jandarma taburuna saldırılarak, 56 asker daha şehit edildi. Herhalde elimde belge var diye kâğıt sallayanların bundan haberi vardır.
Diyelim ki yabancılar kışkırtmadı; isyancı Seyit Rıza’nın talimatıyla askeri birliklere saldırılarak çok sayıda insan öldürüldü ve vergi vermeyeceklerini, askerlik yapmayacaklarını ilan ettiler. Böyle bir hareketin tanımı her dilde isyandır. O zamanın yöneticileri, daha sonraki gafiller gibi (1984’den bu yana olduğu gibi), birkaç çapulcu diyerek hafife almadılar ya da sınır kapılarında bu işbirlikçileri davul zurnayla karşılamadılar. Böylece neredeyse 50.000 yaklaşan insanın ölümüne neden olmadılar. Ne yazık ki bu sefer İngiliz-Fransa Oyununun değil, bu olayı çarpıtarak faturayı başkalarının üzerine yıkmaya çalışan Neo-işbirlikçilerin tuzağına düşmek üzereyiz…
Kişi bilgisiz ve bilinçsiz olabilir. Ancak devlet, bu bağlamda devlet adamları, tarihimizin geçmişindeki eylemler için bilgisiz ve bilinçsiz olamaz; çünkü bir devletin yıllarca birikmiş istihbaratı, arşivi; olayları günü gününe izleyen ilgili kurumları, gizli ve açık anlaşmalara ulaşma yetkisi, yetkili danışmanları vardır. Buna karşın bir devlet adamı çıkıp da doğru olmayan açıklamalarda bulunuyorsa ya kendine söylenenleri anlamamıştır ya çevresine aptalları seçmiştir ya da seçtiği insanların gizli bir amacı vardır ya da bu açıklamayı yapanların kısa vadeli çıkarları vardır ya da bu düzeni yıkmak için ve elde edilenleri silip süpürmek için gizli bir hedefleri vardır. Çünkü neresinden bakarsanız bakınız yabancıların kışkırtmasını görmezden gelerek devletimizin önde gelenlerinin suçlanması yenilir yutulur bir açıklama değildir…
Yetkililerin kürsülere çıkıp devlet katliam ya da soykırım yapmıştır diyerek yeşil kalemle üzerine bir şeyler çizilmiş kâğıtları sallaması devlet adamlığına yakışmaz. Seyit Rıza’nın Türkiye Cumhuriyetinden “Ulusal Çıkarlarımız” ile başlayan taleplerini içeren mektubu belge diye sallamalıydı başbakanımız. Türk ulusunun içinde yeni bir ulusu tabii ki Atatürk ve yanındakiler kabul edemezlerdi. Gereğini de yaptılar. Ancak bugün Türkiye cumhuriyetinin içinde başka uluslar yaratılması girişimlerine göz yumanlar ya da öyle olmasını tezgâhlayanlar için Seyit Rıza gözlüğü takmışlar demekten başka içimizden bir şey gelmiyor.
Dersim Harekâtını yürüten Türk Silahlı Kuvvetleriydi. Seyit Rıza’nın taleplerini içeren mektuplar (örneğin Dersim Başkomutanı olarak yazdığı (30 Temmuz 1937 tarihli) muhakkak Genel Kurmay’ın Harp Tarihi Dairesinde de mevcuttur. Eğer yine de tatmin olmazsanız Londra’da The National Archives (Devlet Arşivi)’de “FO 371/20864/E5529” numaralı belgeye bakmanız yeterlidir. Birileri belge diye bir şeyleri sallarken, acaba bu kurumun cumhuriyeti korumaya yeminli olduğu söylenen yetkilileri hazır ol konumuna biraz ara verip arşivindeki belgeleri sallayamaz mı? Aslında yeni bir şey eklemeleri ve konuşmaları da gerekmiyor. Sadece Genel Kurmay Başkanlığının çıkarmış olduğu “İç İsyanlar” kitabını ellerinde tutsunlar yeter. En az başkomutan Atatürk’ün Dersim Hançeriyle sinsi bir biçimde hançerlenmesine göz yumulmasın…
Böyle bir açıklamaya tepkinin uygar bir ülkede olağan üstü sertlikte olması beklenirken, bu ülkede birkaç politikacının –şeflerini koruma güdüsüyle- haricinde cılız bir ses bile çıkmamıştır; çıkmamaya da devam ediyor. En azından üniversitelerimizin Tarihçi kadrosundan ya da İnkılâp Tarihçisi kadrosundan maaş alan, güya unvanlı bilim adamlarınca açıklama yapılması beklenirdi. Onlar da yaz aylarında kış uykusundalar…
Halkın önemli bir kısmı da tepki göstermemiştir. Çünkü üniversite bitirenler bile bu gün Dersim’in yerini harita üzerinde gösteremediği gibi, Dersim ile Tunceli (Hozat) arasındaki ilişki konusunda tek bir kelime bile söyleyecek durumda değillerdir. Dersim olayları ile küresel sömürgecilik arasındaki derin ilişkiyi ve bağlantıyı ise, bugün dolaylı bir şekilde devamını acı bir şekilde yaşadığımız, her gün bir ya da birçok vatan evladını toprağa verdiğimiz Hakkâri İlindeki olayların bir terör olayı mı, yoksa bu isyanların rövanşı ile ilgili olup olmadığını, Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması ile ilgili olup olmadığını, devletin en başındaki yetkililerin bile bilemediği bir ülkede bulunmanın utancını yaşıyoruz.
Bir ülkenin yöneticileri tarihinin önemli olayları yerine, karşı partinin sülalesindeki kişilerin dinlerini, mezheplerini, ırklarını, hatta boylarını postlarını araştırmaya daha çok zaman ayırmaya ve onu uluorta konuşmaya başlamışsa o ülkenin başında karabulutlar toplanmaya başlamış demektir.
Dersim olayı aslında üstü kapalı ya da açık bir şekilde Kürtçülüğün yanı sıra Alevilik ile ilişkilendiriliyor. Alevi vatandaşlarını bir yerlere çekmek için. Aslında Tunceli halkı, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferinde Sünni Kürt halkının desteğiyle Şah İsmail’e karşı kılıç sallaması ve Şah İsmail’e sempati duyan Kemah civarında yerleşmiş olan Türkmen Alevi topluluğu korkutarak dağlık Tunceli’ye sığınmaları ile oluşmuş bir Türkmen-Alevi topluluğudur.
Kurtuluş Savaşının başlangıçlarında Koçkırı ayaklanması olarak bilinen hareket, bağımsız bir Kürdistan devleti kurma amacıyla başlatılmıştır. Bunu, kendisi koyu bir Kürt Milliyetçisi olan ve Baytar Nuri diye bilinen Dersimli Veteriner Mehmet Nuri’nin yazmış olduğu “Kürdistan Tarihinde Dersim” isimli kitapta açık açık okuyabilirsiniz. Günümüzün devlet yöneticilerine okumalarını öneririm. Koçkırlı Alişar ve Baytar Nuri, Seyit Rıza’yı etkilemişlerdir. Keşke sadece onu etkilemeyle kalsaydılar. Günümüz politikacılarını da etkiledikleri görülüyor. Örneğin Türklere ölüm diye bağıran-yazan Baytar Nuri, abartılmış ölü oranlarını da verendir (isyana katılan aşiretlerin toplam nüfusu 20.000 olmasına karşın, ölü sayısı 50.000 olarak pompalanmıştır), Kürtlerin mağaralara doldurarak zehirli gaz ile öldürüldüğünü söyleyen de odur. Ne yazık ki bugün kürsülerden hitap edenler ve satılmış köşe yazarları bu hain kaynakları kullanmaktadırlar.
Bu konunun daha iyi anlaşılması ve şu anda kimlerin gaflet içinde bulunduğunun bilinmesi için bu konuda geniş araştırmaları olan Rıza Zelyut’an, çoğunluğu Dersim Harekâtını tetikleyen Baytar Nuri’nin kitabından alınmış olan bir alıntıyı vermek istiyorum:
“Türkiye, işgal edilmiş; Ankara’da yeni bir Meclis kurulmuştur. Yunan ordusu Batı Anadolu’dan Bursa’ya doğru işgalini sürdürmektedir. İşte tam bu sıradaki durumu Baytar Nuri şöyle anlatıyor: ‘Dersim’e giderek babam ve Seyit Rıza ile görüştüm. Alişer ile işbirliği yapmalarını sağladım. (…) Artık Dersim’de büyük bir kaynaşma başlamış ve Ankara hükümetinden Kürdistan’ın muhtariyetinin kabul edilmesi isteği ileri sürülmüştü. (…) Dersimliler adına mufassal (ayrıntılı) bir rapor tanzim ederek Kürdistan Teali Cemiyeti vasıtasıyla İtilaf Devletleri (işgalci devletler) temsilcilerine gönderdik. (…) bağımsız bir Kürdistan yaratılmasını istedik. (…) 336 yılı (1920) başlangıcında Kangal İlçesi’nin Yellice Nahiyesi’nin Hüseyin Abdal tekkesinde önemli bir toplantı yaptırmıştım. (…) toplantıda bulunanların cümlesi ant içerek Sevr Anlaşması’nın takibini ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elaziz, Dersim, Koçkırı mıntıkasını ihtiva eden bağımsız bir Kürdistan teşkilini başarmak için silaha sarılmaya ve sonuna kadar savaşmaya tam bir ittifakla karar verdiler. (sayfa 125-126) 15 Kasım 1920′de Hozat’ta bir toplantı daha yapılıp Kürdistan’ın tanınması için Ankara’ya ültimatom verilir. Yoksa silahla bu hakkı alacağız diyenler; Batı Dersim Aşiret Reisleri olarak ültimatoma imzalamışlardır. (Aslı için bak: s. 129)
Ne yazık ki Kuvayı Milliye güçleri Türkiye’yi kurtarmak için Batı’da Yunanlılarla çarpışırken Batı Dersim aşiret reisleri; Seyit Rıza’nın da desteği ile Koçkırı ayaklanmasını başlatmışlardır. Böylece Ankara hükümetini arkadan vurmaya kalkışmışlardır. En az başlangıçta işin içinde İngilizlerin olduğunu görmemek mümkün de değildir. Daha sonra Hatay sorunu ile birlikte 1937/1938 isyanlarında Fransızlar katılmıştır.
Kuzeyde Pontusçularla da mücadelenin sürdüğü bir dönemde bu ayaklanma güçlükle bastırılmıştır. İdama mahkûm edilenler arasında, kaçaklardan Baytar Nuri ile Alişer olduğu halde; tümü de Atatürk tarafından affedilmişlerdir. Ankara hükümetinin isyanı bastırırken halka dokunulmadığı, Atatürk ve Türk düşmanı Baytar Nuri’nin yazdıklarından anlaşılmasına karşın; günümüzdeki bazı devlet adamları ve sözde aydınlar; bu operasyonu bile katliam gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Hâlbuki Ankara hükümeti, 1937 yılına kadar Dersimliler’e gayet hoşgörülü davranmıştır.”
Dersimliler bu coğrafyanın en çok ızdırap çeken halkıdır. Aşiretlerin elinde perişan olmuştur. Bölge tarıma uygun değildir, temiz hava ve suyunun haricinde bilinen zengin bir kaynağı yoktur. Başkaldırı nedenlerinin biri de devletin burada kadastro başlatarak aşiret reislerinin elindeki arazileri fakir halka dağıtma niyeti olmuştur. Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim’den başlayıp günümüze kadar uzanan süreçte her gelen vurmuştur. Küçümsenmiştir, güvenlik güçleriyle üzerlerinde baskı kurmuştur, dilleriyle ve inançlarıyla oynanmaya çalışılmıştır; harekâtlar ve çatışmalar sırasında yurtlarından sürülmüşlerdir, Alevilik en çok onlarla özdeştirilerek ötekileştirilmişlerdir. Bunların hepsi doğrudur. Bir kısmına komşu ilde büyüdüğüm için de tanık olmuşumdur. Aslında öğrenmeye, aydınlığa ve değişmeye en yatkın olan topluluktur. Çünkü yaşadıkları coğrafyanın vahşiliği ve koşulları onları yeniliklere açık yapmıştır. Türkiye’de yönetimlerden şikâyet etmeye hak verilecek iller sıraya dizilse, en başa Tunceli konmalıdır. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Bütün bunlara karşın Tunceli halkı hep Atatürkçülüğün yanında, Atatürk’ün kurmuş olduğu partinin de arkasında olmuştur. Ben Kemalist partiyim diyen CHP’yi %80 oyu ile destekleyen başka bir ilimiz var mı? Anadolu’da gezmiş olduğum Alevi evlerinde muhakkak başköşede Atatürk Fotoğrafı ve Türk Bayrağı değişmez bir simgedir. Kimse Alevilerin bu fotoğrafı indirip de yerine bilmem kimin fotoğrafını asacaklarını beklemesinler; bu insanlar satılmaya yatkın değillerdir.
Ancak bütün bunlar tarihi gerçeği kendi kısa çıkarlarımız için saptırmaya yeltendirmemelidir. Osmanlının da Türkiye Cumhuriyetinin de burada sürekli askeri baskı kurmuş olduğunu kimse ret edemez. Ancak çok sayıda insan öldürülmüş olsa bile buranın halkına soykırım yapıldığını söylemek insafsızlık olur. Hele bunun Atatürk ve o günün devlet büyüklerinin talimatlarıyla yapıldığını söylemek Türkiye Cumhuriyetine ihanet olur. Çünkü silahlı başkaldırı söz konusudur ve en önemlisi bu ülkenin geleceğine göz dikmiş ülkelerin tetikçiliğine soyunma gibi küçültücü bir rolle bürünmüşlerdir. Eğer yabancı ülkelerin dersim olaylarındaki rolü göz ardı edilirse, bugün 50.000’e ulaştığı söylenen terör faillerinin ölümü de birileri tarafından gelecekte soy kırımı olarak nitelendirilecektir.
Bu gerçekler ortada iken, yöneticilerin Alevileri bir partiden uzaklaştırmak için böyle tehlikeli bir denizde yelken açmaları Türkiye’nin hem geleceği hem de geçmişteki eylemlerini savunabilmeleri açısından son derece tehlikelidir.
Bu ülkede silahlı kalkışmanın ödenmesi gereken bir bedeli vardır. Atatürk ve arkadaşları bu bedeli ödetmede kararlı olduklarını göstermişlerdir. Eğer siz kalkışmanın sonuçlarını katliam ve soykırım olarak nitelendirirseniz, bölgede hemen hemen hiçbir Ermeni’nin kalmadığı 1915 olaylarındaki Ermeni Kalkışmasını bastırmanın haklı gerekçelerine artık “hiç” sahip çıkamazsınız. En azından bugün Dersim’de Dersimliler dilleri ve inançları ile –istenen düzeyde olmasa bile- yaşamaya devam ediyor.
Kaldı ki basından edindiğimiz kadarıyla bizzat hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre, elde tutarlı bir kanıt olmamasına karşın bu ülkenin üst düzey komutanları, askerleri, rektörleri, yazarları, çizerleri silahlı kalkışma yapacaklar kuşkusu ile idamla Silivri’de yargılanıyorlar. Bırakın eylemi, kuşkunun bile idamlık suç sayıldığı bir dönemde hükümet başkanının bu şekildeki yaklaşımı doğrusu tarihe geçecek niteliktedir. Bu tartışma tarihe geçecek başka unsurları da içinde bulundurmaktadır. Avrupa’nın birçok ülkesinde sözde Ermeni Soykırımını sözlü ya da yazılı olarak ret edenler cezalandırılacaktır diye yasa çıkarılırken, bu ülkede silahlı kalkışmayı silahla bastırmayı katliam ve soy kırım olarak nitelendirenler hakkında savcıların duyarsız kalmasını, duymazlıktan gelmesini de bu ülkenin başka talihsizliği olarak görmek gerekiyor.
Dersimle ilgili böyle bir açıklama ve tartışma gelecek açısından son derece tehlikeli görülüyor. Aynen Ermeni ve Dersim olaylarında olduğu gibi bugün de bir grup insan bağımsızlık ve özerklik istemiyle silahlı mücadeleye girmiş bulunmaktadır ve bir rakama göre de bu kalkışma şimdilik 50.000 cana mal olmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kalkışma ile mücadelesi, yarın bu ülkenin başbakanının Dersim Olaylarını tanımlaması örnek gösterilerek –hiç kuşkunuz olmasın- katliam ve soykırım olarak karşımıza dikilecektir. Her üçünün arasındaki fark nedir? Bir düşünün: Bağımsızlık, özgürlük, kendi emrinde kolluk kuvvetleri, vergi toplama yetkisi talebi ve silahlı kalkışma her üçünde de aynı; arkasında yabancı güçlerin desteği ise her üçünde de var. Türkiye bu açıklamanın altından kalkamaz; Türkiye Cumhuriyeti geçmişiyle ve geleceğiyle ateşe atılıyor. Hükümet açıklayamıyorsa lafı ağızlarında geveleyen diğer partiler şu cümleyi halka duyurmalıdırlar: Bu ülkede silahlı kalkışmanın bedeli ödetilir. Yarın çok geç olacaktır biline…
Yetkililerin –silahlı isyanın silahla bastırılmasını doğru bulmayıp da- katliam ve soykırım yapılmıştır gibi beyanları ve bunun belgeli olduğunu söylemeleri ürkütücü sonuçlar doğuracaktır. Beyanlardan anladığımız kadarıyla durup dururken hiçbir kusuru olmayan halk birden bire silahlı saldırılırla yok edilmiştir dercesine getiriliyor (sanki Tunceli halkının ortadan kaldırılması Türkiye Cumhuriyetine nasıl bir yarar sağlayacaksa). Bir devlet adamı böyle söylüyorsa ve bunun için devlet adına özür diliyorsa, dayandığı bir kanıt olmalıdır. O zaman bugün ya da yarın, birileri söylenen bu katliamın ya da soykırımın ödenmesi gereken bedelini önünüze koyacaktır. Öldürülen insanların akrabalarına tazminat ödenmesi, sürülen insanların topraklarının geri verilmesi ahlaki ve yasal bir zorunluluk olarak gündeme gelecektir. Herhalde insan haklarına önem veren hükümetimiz bunu da en yakın zamanda gündemine alacaktır… Durum hükümet başkanımızın dediği gibiyse Türkiye bu ağır bedeli ödemelidir. Doğal olarak aynı durumda olan Ermeniler ve şu anda silahlı kalkışma durumda olanların da sıraya girmesi beklenilmelidir. Emsal emsaldir…
Siyasette amaca ulaşmak için birçok araç kullanılabilir; ancak bir ülkenin geçmişini haksız yere karalayacak ve geleceğine ipotek koyduracak görüşlerin resmi ağızlardan dile getirilmesi basit bir suç olarak görülemez…
Burada gözden kaçan ve acı olan bir başka husus daha vardır. Şimdilik geçerli olan anayasamız, ülkenin bütünlüğüne yönelik her türlü eylemi suç saymıştır (yasayla değil, anayasa ile). Tarihi gerçekleri tahrif ederek ve olaylarla ilgisi olmayan tarihi kişilikleri töhmet altında bırakarak halkın bir kısmını galeyana getirmek anayasal bir suç oluşturmuyor mu? Bunları kanıtlamak için de özel belge üretmeye ya da telefon dinleyerek kanıt toplamaya gerek yok; bu beyanlar meydanlarda ve kürsülerde yapıldı. Nerede cumhuriyeti ve anayasanın amir hükümlerini kollamakla- korumakla yükümlü olan cumhuriyet savcıları, başsavcıları? Galiba onlar rektörleri, yazarları, sendikacıları, parti başkanlarını, terörle mücadele için yaşamını harcamış insanları sorgulamakla meşguller de onun için…
Ekonomik bazı rakamları gündeme getirerek kalkınıyoruz görüntüsü verme, yine tarihi birçok olayı bilmiyoruz demektir. Tarihte, zenginleşen; ancak ahlak değerlerini ve adalet duygusunu yitiren birçok toplumun ve devletin, zenginliğinin altında kaldığını biliyoruz. Ticareti ve adaleti, kendi güdümüne göre yönlendiren ve yandaşlarına peşkeş çeken tarihteki her ülkenin (Roma’nın, Bizans’ın Osmanlı’nın…) çöküşü gibi bir çöküşü görmek istemiyoruz…
Birçok ülkeye ilham kaynağı olmuş; dünya emperyalizmine ilk başkaldırı olarak bilinen Türkiye Cumhuriyeti devrimlerini ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyetinin geçmişini kulaktan dolma bilgilerle yıpratmak hem ahlaki görünmüyor hem de sadece ülkemizi değil tüm bu coğrafyayı belirsizliğe sürükleyecek bir davranış olarak görünüyor.

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Cümle Alem Duysun:
Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>