Miladi takvime göre zamanı dilimlere ayıranlar 2011 yılını bitirip 2012 yılına geçildiği gece kutlamalar yaptılar. Yaşamını daha çok arap kültürüne endeksli yaşayanlar ise bu kutlamaları gavur icadı olarak kabul ettikleri için o geceyi diğer geceler ile aynı geçirdiler. Bu geceyi sadece bir yılın bitimi ve yeni yılın umutla karşılanışı olarak kutlayanların çoğunluğu evlerinde idi muhtemelen. Bir kısım şuurunu kaybetmiş olanlar ise Taksim’e giderek yılın bir günü de olsa cıbıldak kızları görüp dokunabilme umudu ile kendilerini sağa sola savurup durdular. İçki içtikten sonra kendini kaybeden sapık ruhlu bir kaç kişinin ahlaksızlığını bile neredeyse “masumane” bir davranış olarak niteleyeceğim bir manzara gördüm ekranda.
Adana’ da Büyükşehir Belediyesi tarafından koni şeklindeki 52 basamaklı iskeleye saksılar içinde kırmızı renkli 2 bin 700 Atatürk Çiçeği yerleştirilmiş. Ancak alana gelen görgüsüz ve doymak bilmeyen insanlar bu çiçekleri talan etmeyi kendilerine hak görmüşler. Kendini tutamayıp tepelere kadar tırmanan bu sapık ruhlar, ellerine geçirdikleri saksıları sağa sola fırlatıyorlar. Hiç mi onur, şerefiniz veya haysiyet kaygısı taşımıyorlar? Hiç mi utanmadılar ? Toplumun ortak malına tecavüz eden bu sapkın ruhlu kişiler ile, Taksim’ de kızları taciz eden abazan salakların ne farkı var ki! Vandalizm diyor toplum bilimciler bu sapkınlığa. Konunun temeline inmeyi düşünmüyorum da zaten. Yine de “insan” görünümlü olan mahlukatın yaptığı onursuzlukları görünce tepki vermeden de edemiyorum. Atatürk 8 kez Adana’ yı ziyaret etmiş. Hani parçalanan Atatürk Çiçekleri ya!
35 kişi gecenin bir yarısı dışardan kaçak mazot ve sigara getirirken, yanlış istihbarat sonucunda vurulup öldürüldüler. Tabutlarının üzerine terörislerin bez parçası konmuştu. Valiye de saldırdılar. Ancak bu saldırının ve bez parçası detayının organizasyonunun başka eller tarafından yapıldığı o kadar belli ki…Hasip Kaplan adındaki vekil ise devlet yetkililerini uyarıyor “buralara sakın gelmeyin” diye. Yahu buralar nereler ? Ve de sen kimsin ki? Yurtdışından aldığın emirleri veya buyrukları uygulamaktan başka ne yapıyorsun ki? İyi de bu adamlar böyle ahmakça konuşuyor iken meclisteki diğer vekiller ne yapıyorlar acaba? Kendine “milliyetçi” diyen bir parti mesela, hala gizli kamera kayıtlarının yarattığı rehavetten kurtulamadılar mı? Bu kadar mı uyuştu beyinleri? Normal şartlarda ortada bir yanlış var ise hükümeti temsil eden partinin eleştirilmesi gerekir, ama muhalefeti eleştirmekten onlara sıra gelmiyor ki bizde…
Uzun, upuzun bir yazı yazmak istemiyorum. Yanlız son okuduğum kitaptan bahsetmem şart. İlhan Selçuk’ un “Ziberbey Köşkü” adlı kitabı okuduğumda, şimdi suçsuz yere tutuklanan gazetecilerin durumu aklıma geldi. 1971 yılında İlhan Selçuk evinden alınarak Ziverbey Köşkü’ne getirilmiş ve 1 ay işkence yapılarak sorgulanmış. Dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ ün emrindeki grup bu köşkü işkence yerine çevirmişler ve bir çok aydını buraya kaçırarak işkence etmişler. Faik Türün, dönemin Genelkurmay Başkanı Faruk Gürleri’i de dinlemiyormuş. Kendi başına cunta gibiymiş. İlhan Selçuk’ a falaka ile işkence yaptıktan sonra zorla aldıkları ifadesinde çok ilginç bir şey olmuş. İlhan Selçuk yazdığı her cümlenin sondan ikinci cümlesinin baş harfini kullanarak akrostiş oluşturmuş ve ifadesinin işkence yapılarak ve baskı altında alındığını belirtmiş. Bu sayede çıkarıldığı mahkeme tarafından beraat etmiş. Bakın size bir ilginç bilgi daha. İlhan Selçuk’ un verdiği ifade Nazlı Ilıcak’ın gazetesi “Tercüman” da yayınlanmış. Kadın o zamandan beri çalışıyor, benliği değişmemiş ancak yüzü şimdi silikonlu… Faik Türün emekli olduktan sonra ne yapmış dersiniz? “Umumi Mağazalar A.Ş. Yönetim Kurulu üyeliğine” atanmış. Ne alaka demeyin, vardır bir bildikleri!
Kitapta değinilen bir önemli konu da “Madanoğlu Davası”…Bu konuda henüz araştırma yapmadığım için detaylı olarak yazamıyorum. Ancak kitapta Selçuk’ un verdiği bilgilere göre, 1973 yılında görülen Madanoğlu davasında iddianemenin altındaki imzayı atan Askeri Savcı Süleyman Takkeci. O dönemde hukuk hala bağımsız olduğundan olsa gerek, dava boyunca taraflı davrandığı gözlemlenilen savcının bu tutumu Savcılık makamı ile bağdaşmadığı ileri sürülerek yargıçlar kurulu tarafından yetkililere duyurulmuş ve gereğinin yapılması istenmiş. Dava boyunca delil olarak sunulan şeyler teyp bantları, ajan raporları ( MIT ajanı Mahir Kaynak imiş) ve işkence altında alınmış sorgu tutanakları imiş. Ne kadar da günümüzdeki Ümraniye ve gazeteci davalarına benziyor. Teyp bantlarının yerini CD ler almış tabi. İlhan Selçuk’ un belirttiği üzere, delil olarak sunulan teyp bantlarının çoğu ile oynanmıştı. Şimdiki gizli tanıklar pek korkak iken, o dönem MIT “gizli” ajanını harcayarak Mahir Kaynak’ ın raporlarını kullanmışlar. Ama Mahir Kaynak komik şeyler yapmış ne yazık ki. Kitapta böyle yazmıyor, ama ben pek güldüm doğrusu olan bitene. O dönemde en tehlikeli olarak görülen düşman “koministler” idi. Kılıfına uydurup bir çok aydını da bu şekilde harcadıklarını tarih yazmıştır. İşte MITin ajanı Kaynak bu canavar gomünüstleri takip ederek her bilgiyi süzmeden direk birime bildiriyormuş. Duruşma sırasında söyledikleri ise cabası; “Ben aldığım haberleri, mantığıma aykırı görsem dahi olduğu gibi raporuma kaydeder ve teşkilata bildiririm”…Her aklı olanın aynı şeyi düşüneceği gibi davanın yargıçları da aynı şeyi düşünmüş ve ajanın raporlarının ciddiye alınmamasına karar vermişler. Ajan daha kendi bilgilerine bile güvenmiyor iken, dava yetkilileri nesine güvensin!
Gelelim delil olarak sunulan sorgu tutanaklarına. Devrim dergisi diye bir dergi etrafında toplanan kitle bir takım alvere dalavere planlıyorlarmış iddiaya göre. Ancak mahkemenin verdiği karara göre, dava hükmünün 88. sayfasında yazanlara bakalım: “Sanıkların Bomba Olayı Soruşturması ile ikinci kez emniyette ve Askeri Savcılıkta ifadelerinin alındığı iddia edilmişse de, ifadelerinin tedkikinde bu ifadelerin “Bomba Olayı” ile en ufak bir ilgisinin bulunmadığı(…) görülmektedir.” Şimdiki çeşitli isimler konulan soruşturmalarda da “bomba” konu edilmiyor mu. Bu ne benzerlik. Tarih tekerrür ediyor da, ders alması gereken bizler uyuyor muyuz nedir?
Ve İlhan Selçuk son satırlarda Nazlı Ilıcak’ ın araştırmadan, soruşturmadan gazetecilik yapmasına ve bunun gazetecilik etiğine uygun olmadığına değinmiş. Ama çok kibar bir şekilde değinmiş. Yukarda silikonlu yüzü demişsem kabalık etmiş sayılmam sanırım. Neticede silikon da petrolden elde edilen bir üründür. Öyle değil mi!
