Kendine “Şöförüm” Diyen Amele Takımı ve Aşk-ı Memnu

Haberi okuduğumdan beri beyin uyuşması yaşıyorum. Adıyaman’ın Kahta ilçesinde minübüsçüler belediyenin ek hat kararına sinirlenmiş ve tepki olarak belediye binasını yakmak için bir tane minübüsü ateşe vererek bina içine sürmüşler. Bizler de televizyondan filim izler gibim izledik bu faciayı.

Toplum bitmiş yahu…Derin devletin bokunu çıkartacaklarına, zart zurt adında binbir tane sanal örgüt ismi türetip masum insanları içeriye tıkacaklarına, televizyondan canlı yayınlanan bu hayvan dölleri kendine minübüs şöförü diyen amele takımını içeriye tıkmaları gerekmez mi! Hak böyle mi aranır? Kural tanımaz amele takımı sizi. Bizler de zannediyoruz ağalık düzeni son buldu. Nerde pislik orda bir pis beyin var .Ya ağalık düzeninin yok olmasını istemeyen aşiret reisleri halkı ayaklandırır ya da televizyon ekranına yansıdığı gibi münübüs şöforleri “marabalar”ı belediyenin üstüne sürer. Okumaya devam et

Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kayıklar ve Kelekler

Başlıktaki “kelek” kelimesi eminim bir çoğunuza başka şeyler çağrıştırdı. Site için kürek fotoğrafı ararken bir yazıya rastladım ve “kelek” in aslında bir tür sal olduğunu öğrenince bu bilginin sitemizde de yer alması gerektiğini düşündüm. İyi de ettim kanımca.
Kaynak : http://www.cilingirsofrasi.com/yazarlarimiz/aykut/kelekler.html

Yazıda saltanat kayıklarından bahsetmiş. Osmanlı sarayının üst düzeyinin limuzin bulamadığı için mecburen kullandığı ulaşım araçları bunlar. Günümüzde birileri özlemiş olacak ki benzerlerini yaptırıp Haliç kıyılarında gezinti yapmayı imkan sağlamış. Bir hafta önce 2 adedini Haliç Kongre Merkezi önünde gördüm. Fazlası ile uydurma yapılmış. Kayığın önündeki ahşap işçili bile belli ki plastik döküm havasında ve bir o kadar da gösterişsiz yapılmış. Altın yaldız renginde boyamışlar ancak boyalar akmış. Kayığın dış cephesinin boyaları da akmış ve oldukça bakımsız. Bir tane koca sandal da denizin altından bana bakıyordu, terkedilmişliğini nasıl anlatsın zavallı. Okumaya devam et

Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Makinelerin Üstüne Binen İnsancıklar…

İnsancıklardan kastım aslında insan görünümünde olup insan olmayı bir türlü beceremeyen ahmaklardır.

İsteyen üstüne alınabilir…

Bisiklet ile İstanbul sokaklarında pedal çevirmek de çok keyifli, bir o kadar da türlü duyguları yumak yumak hale getirir cinsten…3 gün önce Kadıköy’den Acıbadem’e tırmanıyordum. Araba ile giderken hiç belli etmeyen o yorucu yokuş hem hızımı kesiyor hem de susatıyor beni her seferinde. Neyse ki antreman işe yarıyor da pedal çevirirken çevrede olan biteni de gözlemliyebiliyorum. 3 gün öncesine gidecektik, lafı dağıtmayayım. Yazıyı okuyan ve Acıbadem’de oturanlar var ise bilirler, halk ekmek büfesinin ordan bahsedeceğim. Oraya geldiğimde devasa boyutlardaki bir jipi kaldırımın üzerine park edilmiş olduğunu gördüm. Kendi gözlerimin ne derece açıldığını bilemiyorum ama midemin bulandığını hatırlıyorum. Durup silecekleri kaldırmak yaya olarak verebileceğim bir tepki olabilirdi, hatta biraz da sakin isem “155″ i arayarak polis kişilerden yardım da isteyebilirdim, hiç bir şekilde yardım etmeyeceklerini biliyor olsam da. Ama pedal basarken yapmadım. Okumaya devam et

Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Türkiye’de bir köpek ağzına sıçabilir!

Modern! görünümlü kadın koskoca köpeğe tasma takmış kakasını yapması için gezdirmeye çıkmıştı ki bana rastladı. Onun şansızlığı tabi. Koca kuçu kendi uygun bulduğu bir yere kakasını yapmaya karar verince sahibini durdurdu ve ıkınmaya başladı. Ben ise bisikletle huzur içinde yol alırken bu manzaranın sonucunu beklemeye koyuldum.

Köpekten kıçını temizlemesini beklemiyordum elbette. Sahibi modern görünüşlü kadının o kakayı torbaya koyup koymayacağını merak ettim. Ve tabii ki görünümü ile bağdaşan hareketi yapmadı. Bir adım atmıştı ki pedala basıp yanına konuverdim.

Köpeğin kakasını neden toplamadığını sordum.
- “Burda kimse toplamıyor ki” dedi.
Demek ki onun geldiği yerde topluyordu.
- “Nerden geldiniz peki ” dedim,
- “Ayvrupıa” şeklinde bir şeyler geveledi,
-” Ha Avrupa, oralarda böyle bir şey yaptığınızda ceza yersiniz ama buralara gelince nedense birden yanınızdaki şu canlı gibi hayvanlaşıyorsunuz” dedim.

Kadın yüzüme bön bön bakmaktan söylediklerimi de anlamlandıramamış olsa gerek ” İyi de burda sokak köpekleri de sokağa kaka yapıyor, hepsini mi toplayayım” dedi. Aramızdaki iletişimsizliğe çare bulamayacağımı anladığım saniyede ise kadının suratına bakıp gülmeye başladım.

Neticede boklar içinde yüzen Avrupa’yı medeniyet ile tanıştıran Türkler, günümüzde ne hale düştük. Boklar içinde yüzüyoruz hem de bok kılığında insanlar içinde…Öf iğrenççç, yazarken bile midem bulandı…

 

Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Terörislerden de kötüsü var: Kötü komşu…

Point Douglas - Arabasından, evinden, motorsikletinden, kıyafetlerinden, sevgilisinden yani her türlü maddi şeyden güç bulan ancak insanlığını henüz bulamamış zavallılarla dolu etraf.

Bahsedeceğim olaylar ve olayların başrolündeki mahlukatlarla ilgili yapabileceğim en iyi tanımlama başlıkta yer alıyor. Teröristlerin sonuç olarak başımıza neler açtığını, canlar aldıklarını, yürek dağladıklarını biliyoruz. Pislikler vatan toprağımızdan hak talep ediyorlar ve bu uğurda askerlerimizi ve masum sivilleri öldürüyorlar. Peki onlardan daha kötüsü kimler olabilir? Tabii ki yanıbaşımızdaki insan kılıklı mahluklar. Onlar dağa çıkmaz, elinde de silah yoktur, ancak çeşitli sinsiliklerle anlarımızı zehir edebilirler.Dünya üzerinde edindiği toprak yetmez, yan komşunun da haklarına tecavüz etmeyi kendine hak görür. Terörist ve pis bir komşunun bu anlamda farkı var mı? Yok…Buyrun aşağıya bir göz atın hak vereceksiniz veya da daha önce benzer olaylar yaşadıysanız kafa sallayarak okuyacaksınız.

İş hayatında karşılaştığımız içten pazarlıklı, üç kağıtçı, menfaatine düşkün, yalaka tipler bu tabloya örnek olarak verilebilir. Veya da en yakınındaki arkadaşına sevgilini kaptırman da olabilir. Herkes birbirine her fırsatta kazık atıyor desek sanırım bu örnek verilecek tabloları da özetlemeye yarayacaktır. Mide bulandırıcı, tiksindirici günlük olaylar ve yaşanan moral bozukluklarından sonra “bu da benim sınavımmış” diye polyanna denen salak kızın kulaklarını çınlatmak da biraz olsun dayanma gücümüzü arttırabilmik için icat edilen safsata.  Polyanna bir kenarda dursun, pinokyolar sarmış etrafımızı neredeyse. Okumaya devam et

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Her şehit haberinden sonra aynı şeyler…

İçimdeki isyan oynanan oyunadır. Ve de yürekli insanların bir araya gelip tek yürek olmasını engelleyen toplumsal mühendislik olaylarının Amerika’dan sızan ajanlar tarafından başarı ile hayata geçirilmiş olmasıdır. Bilenler her şeyi biliyorlar ancak zamanında bilmeyenleri aydınlatmadıkları için halimiz ortadadır. 1800′lü yılların sonlarına doğru kürtlerin ingiliz desteği ile isyanları vardı, Atatürk’e Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı zaman ilk suikasti yine ingiliz uşağı kürtler düzenlediler ve sonra Koçgiri ve Dersim isyanları…Aradan 40 yıl geçmiş, canavarı yeniden hortlatmışlar. Terör denen bu cani, ben çocukken de vardı, şimdi de var ve ne yazık ki böyle giderse ülkemizi bölene kadar da devam edecek. Dağa çıkan herkesin üzerine gökten silah yağmadığına göre bu bölücüler silahları bir yerlerden temin ediyorlar. Eh dağ başına fabrika kurup üretim yapmadıklarına göre paraları da yok. Peki o zaman son model silah ve bombaların, yerlerinin çok zor! tespit edildiği inlere akış sistemi hangi koşullarda kusursuz işlemektedir? Ve de neden bu oyun bir türlü sona erdirilememektedir? Bu soruların cevabı açık iken ne yazık ki siyasiler kendilerine verilen senaryoyu iyi bir şekilde oynamayı sürdürmektedirler. İşte bu yüzden vatandaş olarak “sahipsizim” hissiyatı da yakamı bırakmıyor.

Asıl garip olan ve insanın kanını donduran ise televizyonlara çıkıp terör örgütünün siyasi uzantılarının verdiği demeçler…Kendilerince çeşitli garip bahaneler öne sürerek (Kurtuluş Savaşı’nda savaşarak bu vatanı onların da kurtardığı) “özerk” olmak istediklerini belirttiler. Kanım dondu ama şaşırmadım. Çünkü oynanan oyunun senaryosu zaten halkın arasına sızmıştı ve zaten bekliyorduk. Senaryonun her sayfasında onlarca felaket bizleri bekliyor. Gözleri görmek isteyen herkes bunu görebilir. Sahipsizlik hissiyatı ise yüreğime şu fikri düşürüyor: “Bu vatan siyasilere değil , gerçek sahibi olan bizlere emanet…”.

Garip ve acı kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Gökyüzümü Aldılar Benden…

Simsiyah gecelerde Edison’un burnunu sokmadığı ve doğayla başbaşa kaldığım anlarda gökyüzüne bakar sonsuzluğa dalarım. Eskiden yıldızlarla yanlızlığımı paylaşırdım, yıllar ilerledikçe paylaştıklarımla yanlızlaştığımı farkettim. Şehir ortasında evimizin balkonundan göğe bakınca tek bir yıldız göremem, oysa ki köydeki veya yazlıklaki evimizin balkonundan göğe bakınca bu defa dünya görünmez.  Yıldızlara bakıp müzik dinlerken yanında içtiğim “öküzgözü” şarabın tadını pek az şeye değişirim. Keyifli anlar, kısa sürelerde de olsa dünyadan uzaklaşıp huzur bulduğum anlar. Anlardı daha doğrusu…Geçmişte her yaz başımı göğe kaldırıp sabahın ışıklarına değin yıldızlarda kaybederdim kendimi ve dünyamı.  Ama bu sene Dikili’de işletilen diskodan bozma bir yer gökyüzüne upuzun projektör yansıtıyorlar. Sanki diskolarına gökten uzaylı içmeye ve tepinmeye gelecek! Gelse gelse bir kaç genç kız ve onları dikizlemeye gelen abazan maganda gelecek. 3-5 kişi uğruna da gökyüzü kirleniyor.

Yıldızlarımı aldınız madem, bari huzurumu bıraksaydınız bana ey sonradan görme insan kılıklı şeytan tapınıcıları. Bu tanımlama belki biraz abartı gibi gelebilir ancak bundan sonraki satırlar herşeyi açıklayacak emin olun. 27 yıldır her yaz göç ettiğimiz Dikili ne yazık ki bu sene sınav dolusu günlerle geçiyor. Okumaya devam et

Genel kategorisine gönderildi | 1 yorum

Günlük Hayatın Kâbusları

Sadece denizin üzerine vuran karaltılar aydınlatabiliyordu gözbebeklerini. Gözlerini sadece kabaran dalgaları seçebilecek kadar aralayabildi. Tamamen açmaya çalışsa da göz kapaklarını, bastırıyordu bir el zorla kapansın diye. Kirli ve kokan bir el canını da acıtıyordu, ancak kulakları hissiz olduğu için bağırıyorsa bile duyamıyordu.
Baş dönmesi sanıyordu olan bileti. Her şey duruyor sadece o savruluyor gibi geliyordu kendine. Ve sonra kendi ile birlikte her şeyin de hareket ettiğini fark etti. Gözlerinin aralıklarından hareketleri de ayırt edebiliyordu. Rüzgâr daha önce hissetmediği bir süratle yüzüne vurmaya başlayınca, daha iyi görmeye çalıştığı karaltıların içine düştü. Denizdeydi artık. Artık gözlerini açabiliyordu. Gözleri açık ve nefes alamaz bir halde denizle kavga ediyordu. Deniz onu içine çekmeye çalıştıkça o da kolları ile onu dövüyordu. Savrulan kollar denizi yarıp geçtikçe yumrukları kendine çarpıyordu. Hem yoruluyor hem de acı çekiyordu. Yuttuğu sular artık tüm vücuduna yerleşmeye başlayınca da mücadeleden de uzaklaştı, Birkaç denemeden sonra da hiç olmayı düşünmeye başladı.
Artık gözlerini açmak istemiyordu. Uyumak ve hiç uyanmamaktı tüm isteği. Uyanmaya çalıştığı anların sonrasında uyanmamaya çalışıyordu. Okumaya devam et

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sözde demokrat, özde liboş takımına ne demeli?

Uzun bir aradan sonra bu akşam televizyon izledim. 10 gündür Dikili’deyim. İnternetten ziyade telefon hattımızda arıza olduğu için de 5 gün sanal ortam denen aslında pek gerçek ortamdan uzak kaldım. Neyse ki o sürede birşey kaçırmamışım, herşey bıraktığım gibi, bir tek şey dışında tabi, son yazdığım yazının okunma sayısı çok artmış.
Elimde kumanda aletiyle bir yandan izlenecek bir şeyler arıyordum, diğer yandan da pişirdiğim köfteli makarnayı yiyordum. Köftenin içindeki baharatların tadına vararak keyifle lokmamı yutarken ne yazık ki onları gördüm. HaberTürk kanalında Yiğit Bulut’un “Sansürsüz” adlı programında Can Ataklı ve Nihal Bengisu Karaca konuktular. Ekran hepsini görelim diye 3′e bölünmüştü. Ataklı konuşuyor sonra lafı Karaca alıyordu. Paslaşarak devam ettirdikleri konuşmaları ise ekranın orta bölümündeki Bulut çatık kaşları ile tenis maçı izler edası ile izliyordu. Bazen kendini konuşmalara çok fazla kaptırdığı için de konukların konuşması uzadıkça uzuyordu. Geç de olsa programın sunucusu olduğunu hatırlayan Bulut araya girerek müdahele ediyordu. Tenis maçı izleyemiyorum bari bunları dinleyeyim diyerek bir süre bu programı izledim. Benim için işkence gibi birşeydi. Ataklı, diğer programlarda izlediğim kadarı ile sert çıkışlarda bulunmadı. Aksine sakindi. Karaca ise kulaklara ziyan açıklamalarını söylerken sunucu Bulut’tan da destek alıyordu. Okumaya devam et

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Hayatın Kendisi Bir Sınavmış, Yersen!

“Hayatın kendisi bir sınavdır” geyiği ile kandırılan bir nesildenim. İlkokul’ dan başlayarak ömrümün neredeyse tamamında türlü bahanelerlerin olduğu sınavlarla karşılaştım. İlkokul biter, ortaokula geçeceksin – kolej sınavları, özel hocalar, gidilemeyesi dershaneler. Neyse ki bu dönemi çocukluğuma vererek gecelere kadar sokakta seksek ve de istop oynayarak çoğu zaman da komşular tarafından bir o yana bir bu yana kovalanarak geçiştirdim. Normal insan gibi devlet okulunda okudum.
Bu sırada çok para ödeyerek, dahası çok gözyaşı dökerek eve bir bilgisayar aldırttığımızı da hatırlıyorum. Commodore 64 yerine “Commodore 128″ aldırdık. Sanki araba alıyoruz, rakamlar da beygir gücünü gösteriyordu! Ne diye 64 aldırmazsın ki, 128′i aldıktan 15 gün sonra fabrikasından üretim hatası olduğu açıklandı ve o güzelim bilgisayar elimizde kaldı. Benim de bilgisayar sevgim “icq” ile karşılaşana kadar bitmiş oldu. Okumaya devam et

Genel kategorisine gönderildi | 3 yorum