Başlık da o biçim oldu. Yanlız biraz açmak gerekiyor.
Ortadoğu sorunu görünen yüzü ile Neriman’a neler etti neler! Konuyu açtığımız zaman işte bu duruma da açıklık gelecek.
Birinci Dünya Savaşı’na geri dönelim ve 20 yüzyılın başından bu yana duruma bir bakalım. Kırım Savaşı’ nın da büyük etkisi ile oldukça zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu hızla çöküş dönemine doğru ilerlemekte idi. Kırım Savaşı’ da zaten Osmanlı İmparatorluğu dışındaki diğer tüm dost-düşman devletlerin ortaklaşa planladıkları bir savaş idi. Kırım Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu ilk kez dışardan borç alacaktı. Bu koşulların oluşmasını sağlayan da zaten savaş öncesinde bir araya gelerek karar alan İngiltere, Fransa ve Rusya idi. Osmanlı İmparatorluğu imzaladığı Balta Limanı antlaşması ile de yüzyıllardır çevresine ördüğü zırha da büyük bir delik açmış oluyordu. Bu antlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu içinde üretim yapanlar ile, yurtdışından mal getirenler arasında tartışmasız dengesiz bir durum çizilmişti. Yurtdışından gelen mallar öylesine ucuza satılabiliyordular ki, üretim yapan ustalar da kısa bir süre içinde zarar ettikleri için dükkanlarını kapatma yolunu seçmek durumunda kaldılar. Zaten sanayi devrimini ucundan dahi yakalayamamış olan Osmanlı İmparatorluğu, üretim yapan küçük esnafı da bu antlaşma yüzünden kaybedince tamamen teslim oldu. Üretim yapamayan ve sadece dışardan aldığı mallar ile tüketen bir toplum haline gelme süreci de o dönemde kemikleşmeye başlamış oldu. Yani son 50 yılda değil aslında 200-300 yıldır bu haldeyiz.
Yere serdikleri, dizüstünde emekleyen imparatorluğa son tekmeyi vurmak için bu defa 1. Dünya Savaşı çıkartıldı. Osmanlı İmparatorluğu savaşın başında herhangi bir tarafta yer almamasına rağmen, çeşitli entrikalar yüzünden, özellikle içerdeki hainler eli ile savaşın içine itildi ve sonun başlangıcı dünyaya ilan edilmiş oldu aslında. Amerika Birleşik Devletleri ise savaşa girmediğini ve taraf olmadığını ilan etse dahi, menfaatleri ve çıkarları yüzünden gizli de olsa savaşa dahil olmuştu aslında. Neticede savaşlar olmalı ve dünyaya silah satmalıdır Amerikalı silah tüccarları. Dünyanın hemen her yerinde, siyaseti yönlendiren para babası tüccarlar, kendi çıkarları, yani ceplerinin dolması ve taşması için uğraşmaktadırlar yıllardan beri. Devlet ittifakları değil de, parası çok olanların ittifakı ve çıkarları söz konusu yeni dünya düzeninde. Hal böyle olunca, Amerika Birleşik Devletleri aslında 1. Dünya Savaşı içinde yer almıştır. 1. Dünya Savaşı olurken, Avrupa’da insanlar ölüyor ve acı çekiyordu. Ancak dünyanın diğer ucu Amerika kıtasında da 2. Dünya savaşının zemini hazırlanıyordu aslında. Ülkede çıkan ekonomik kriz, bankaların para üzerinde oynadıkları oyunlar ve sonrasında parasını kaybedip sıkıntıya giren, intihar eden bir sürü insan. Silahsız başka bir savaş sürüyordu orda da.
1. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’ nun tüm zırhlarını parçalayıp çökerttikten sonra, her devlet kendi kimliksizliği ölçüsünde “akbaba” rolüne bürünerek, imparatorluktan geriye kalan toprakları paylaşma yarışına girmişlerdi. İstanbul 1916 yılında düşman devletler tarafından işgal edilmişti belki, ama pratikte gerçek anlamda antlaşlmayı bir türlü sağlayamıyorlardı. Aynı zaman diliminde Anadolu’ da değişim kıpırdanmaları da başlamıştı. Türk halkının düşmanı devirmesi, bize okullarda anlattıkları gibi, öyle bir anda olmuş bir şey değilmiş. Düşmanlar işgal ettikleri köylerde çocuklara soysuzca işkenceler yapıp, kadınlara tecavüz ediyorlarmış. Böylesine vahşetler arttıkça, halk kendine gelebilmiş, ulu önder Atatürk’ ün de, Türk’ün genlerinden gelen direnişin ruhunu yeniden ateşlemesi ile kendine dönmüş ve mücadeleye katılmıştır. Hacı ve hoca takımı denen, dini şahsi çıkarları için her yere sündürme cahilliğini gösteren yabancı paralarla cebini doldurmaya çalışan şerefsiz mahlukatlar, halkın arasına karışıp düşmanı övdükleri, padişahı kurtarmaya geldiklerini söyledikleri için halk uzun bir süre sürüncemede kalmış. Ve doğru zaman gelince herşey domino taşı etkisi gibi arka arkaya gelmiş. Başarılmış ve neredeyse her karış toprağında şehit kanı ile sulanmış olan topraklarımız, düşmanların elinden kurtarılmış.
İyi de Neriman’ a ne olmuş?
Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve emperyalist devletlerin evde yaptığı hesap çarşıya uymamış. Başka planları devreye sokmaları gerekiyormuş derhal. Ancak bu sırada toplumun yapısında , yavaş yavaş meydana gelen değişimleri de gözlemlemeyi ihmal etmemiş Amerika. Osmanlı İmparatorluğu zamanından bu yana toplumda doğuyu alaturka olarak görüp “küçümseme”, Batıyı alafranga olarak görüp “övme” durumu ortaya çıkmıştı. Kendini halktan ayırıp daha yukarlara oturtmak zorunda hisseden bir takım “zengin” topluluklar yüzünü Batıya çevirip kendi kökleri ile bağlarını keskin bir balta ile kesmişlerdi. Egolarının merkezine Batıyı koyup etraflarında dönmeyi seçkin olmak durumu ile bağdaştırıyorlar, türlü soytarılıkları sahnelemek durumunda kalıyorlardı. 1910′ lu yıllarda dahi, toplum içinde giyim kuşam ile ilgili Batıdan gelen bir moda akımı var idi ve halk yokluk içinde kırılsa dahi, bir kesim mutlaka ortalıkta dönen devingen materyalleri takip ediyorlardı. Ruh dünyaları boş, şeklen değişken insan kitlelerinin yapıları kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Yani günümüzde “toplum değişti, ahlak bozuldu” gibi söylemler geçersiz bence. Uzun bir süredir tas da hamam da böyle aslında.
İşte Neriman bu noktada dikkat çekiyor. Peyami Safa “Fatih-Harbiye” adlı eserinde eski yaşantısının alaturka durumundan sıkılan ve değişikliğin sadece Batılılaşmakta olduğunu düşünmeye başlayan genç kız olan Neriman karakterini yaratmış. Şinasi adında kemençe çalan ve kültürüne bağlı yaşam sürdüren bir gençtir. Neriman ile Şinasi 7 yıldır arkadaşlık etmekte iken, Neriman Macit adında bir gençle tanışır. Yurtdışı görmüş, partilere giden Macit Neriman’ ı etkilediği için Şinasi ile Neriman’ ın araları açılır. Kitaptaki hikaye işte bu ara süreç üzerine yoğunlaşmış. Neriman kardeşimiz sonunda doğruyu görerek kendi değerlerine sarılmaya karar veriyor ancak baya çelişkiler de yaşamıyor değil. Parantez açarak kendi yorumumu eklemeliyim. Bir kadın hayatında değişim isteyip karasız kalması ve bocalaması, en sonunda yine eski yaşamını tercih etmesi pek “kadın” ruhuna uygun bir durum gibi gelmedi. Bunu yapan erkek olsa idi belki inandırıcılığı artabilirdi.
Neriman doğru yolu buldu belki, ama bulamayan ve de partilere gitmek veya televizyonda gördüğü modernliği çıplak olmak ile karıştıran maymunlara benzemek için evden kaçıp, kötü yola düşen kim bilir kaç genç kız vardır. Bu bozuk sistemi beslemek kime yarar? Kadın etinin mal gibi satılması üzerine kurulu, pis dünyanın içinde uyuşturucu vardır, alkol vardır. Dolayısiyle silah tüccarlarının yan iş kolu olan uyuşturucu ve alkol sektörü de kazanç kapılarını bu yollarla yaratmıştır. Dünyaya silah satıp savaşmalarına sebep olan, iç savaşları çıkartan ajanları besleyen karteller, uyuşturucu ve alkol sektöründen elde edecekleri kazanç için de toplumdaki ahlaksızlığın artmasını isteyecektir elbette. 2 ile 3 sayısını topladığımızda sonucun 5 olması durumu ne kadar açık ise, bu pis sistemin dünya üzerindeki paranın çoğunu elinde tutma ve dünyayı pislik içinden çıkamamasının sebebi de o kadar katidir.
Kominizm 2. Dünya Savaşı sonrasında “öcü” olarak dünyaya sunuldu. Korkunç bir şeydi komünizm. Dinsizlik demekti. Toplum köle gibi çalışacak ve ürünleri devlete verecekti. Devlet ise eşit olarak halka dağıtacaktı. Tabi tabi. Biri rüyasında görmüş olsa gerek. İşte bu hülyalı ideoloji uzunca bir süre Amerika’ nın yok etmek istemediği bir düşman gibi pazarlandı. Din inancı olan komünistleri öldürmeli, sevaba girmeliydiler. Amerika işte bu din koruyucuları için yardımcı olacak, onları koruyacaktı. Türkiye dahil pek çok ülkeyi yıllarca bu masallar ile kandırarak antlaşmalar yaptı ve eski silahlarını sattı. Elindeki silahlar artınca, bu defa yetiştirdiği ajanları o devletlere gönderdi; “Haydi şurda bir sağ-sol olayı yarat, sağ dini tutsun, sol da diğer uçta olsun”. Bu şekilde iç savaş çıkan yerlerde hem devlete hem de karşısında ayaklanan güçlere silah sattı. Yani her durumda Amerika karlı, diğer bütün devletler zararlı idi. Ve sonra birden öcü balonu patladı. Modası geçmişti veya maddenin doğası gereği kendini tekrar etmeye başlamıştı. Veya belki toplumlar uyanmaya başlamıştı. Yeniden uyutulmaları gerekli idi. Uyusunlar tabi, büyüsünler diye değil de, ellerinin altında yakın gelecekte yok olacak yeraltı madenlerinin yerine yenilerini koyabilmek için uyusunlar. Çünkü çeşitli yollar ile kandırılacak olan çoğunluk, zengin madenlerin yer aldığı topraklarda yaşıyorlar. Ve şu anda kaynamakta olan Ortadoğu toprakları da tam da onların ağızlarına layık. Ortadoğu denildiğinde Amerika’ yı yöneten baronların ağızlarının suyu akıyor bir kaç yüzyıldır. O yüzden ortak ideaları uğruna birleştiler kopmamacasına ve dünyaya kötülük yapmaktalar.
Son olarak Suriye üzerinde oyunlar çeviriyorlar. Birleşmiş Milletler (BM) komisyonunun yaptığı soruşturmanın raporunda, Suriye yönetiminin insanlığa karşı suç işlediği belirtilmiş. İyi de Birleşmiş Milletler neden aynı kararı Irak işgal edilirken Türkmenler ile ilgili almadı mesela? Neden her zaman taraflı? Esad’ ı henüz deviremedikleri için de bir çok senaryoyu deniyorlar. En son Arap Birliği Suriye yönetimine yönelik, 9 maddelik yaptırım paketi hazırlamış. Bunları bunları yapmazsan cısss, ona göre. İyi de hıristıyan devletler ile aynı çıkarları gözeteceksen neden müslümanlardan oluşan bir birlik kurdular ki.
Uğraşmayın, gidin Amerika’nın yönettiği birliklerden birine, kandırmayın kendinizi de kimseyi de. Kuveyt yönetimi de protestolara dayanamayarak istifa etmiş. Protestoları besleyen zihin, zamanında Yugoslavya’ yı parçalayan 8 Nisan gençlik hareketi olan “OTPOR” hareketini besleyen zihin ile aynı beynin içinde. Ortadoğu ülkelerinden herhangi birinde çıkan protestocuların üzerinde OTPOR yazısını görmek mümkün. Toplum mühendisleri tarafından yıllarca üzerinde çalışılan ve seri halinde belgeselleri çekilmiş hatta bilgisayar oyunu yazılarak simule edilmiş bir sistemden bahsediyoruz. “İmparatorluğu Çökertmek” demişler bir de adına. Yani egoyu öyle bir şişirmişler ki, ülkeleri karıştırmak, hükumetleri devirmek sonucunda “Süperadam” (superman) oluyorsun.
Ve sonra anlıyorsun ki, çocuk iken izlettirilen çoğu çizgifilm veya film, aslında büyüklerin oynadıkları oyunları anlatıyor. Kimileri bu oyunun içinde kayboluyor, kimi de Neriman kardeşimiz gibi rest çekerek kendini bulabiliyor.

